CRM

 

Yaşlı adam ölüm döşeğinde iken vasiyet etmiş:

"17 ineğim var.

Büyük oğlum yarısını alsın.

Ortancaya üçte birini,

Küçük oğluma da dokuzda birini verin."

Haftasına da vefat etmiş.

Derken, olanlar olmuş.

"On yedi ineğin yarısı ne, üçte biri kaç, dokuzda biri ne eder?" sıkıntısı neredeyse kavgalara varacak.

Tam patırtı başlayacakken köylünün biri:

"Bu işin üstesinden ancak Halime Nine gelebilir. Varın, danışın" demiş.

Öyle yapmışlar.

Köy ucundaki yoksul Halime Nineye giderek, içinden çıkamadıkları paylaşım derdini bir güzel anlatıp, sızlanmışlar:

"Aman bize bir çare!"

Halime Ninemiz,

"Düşündüğünüz şeye bakın. Benim, ahırda bir ineğim var, helâl olsun alın götürün.

Sizinkilere katın da o hesabı bir daha yapın" demiş.

Üç delikanlı, Halime Ninenin sıska ineğini evlerine götürünce, inek sayısı olmuş 18.

Yarısını büyük oğul ayırmış: 9

Üçte birini ortanca sahiplenmiş: 6

Dokuzda bir de en küçüğe kalmış: 2

Ve...

Bir inek artmış, yani Halime Nineninki.

Onu da teşekkürle, el öperek, sağ ol diyerek geri götürmüşler.

Ne kavga olmuş, ne küsüşme.

 

Hep söylerim yukarıdan bakın olaylara, içinde kaybolmayın diye.

Bize hep, ne doğulu ne de batılı olamadığımız söylenir.

Doğrudur.

Ne doğulu ne de batılı gibi değiliz. Ama nedeni var.

Bizler çeşitli dil, din, ırk ve medeniyetin gelip geçtiği topraklarda kavrulduk ve büyüdük.

Asırlar boyu bizi kendi doğrularına göre eğitmeye ve benzeştirmeye çalıştılar.

Dilimizle, dinimizle, ırkımızla ve kültürümüzle oynadılar.

Sonuç, herkes köklerine sahip çıktı.

İnandırıcı olamadılar bir türlü.

Dayatmalar karşısında “gibi” davrandık ve kendi değerlerimizi koruduk.

Tüm bunlar olurken de yeniliğe ve gelişime açık bir bakış açısı geliştirdik.

Değişirken bile kültürümüzden bir parça ekledik ve öyle yenilendik.

İyi ile kötü kavramını “yararlı” ile “gereksiz” kıstasında dengeledik.

Bu kavramın yarattığı “imece”, hala geçerlidir.

 

Şöyle tepeden baktığımızda, bazı kavramların adalet ve düzen olgusunu oluştururken değişik kültürlerde nasıl çeliştiğini görebiliriz.

Batılı sistemlerde iki kavram ön plana çıkmakta.

Yanlış ve suçlu.

Birisi yanlış yapmışsa suçludur ve hemen cezalandırılması gerekir.

O sırada bu davranışın kök nedeni aranmaz ve hatta hiç ilgilenilmez.

Kural bu sistemde çalışır.

Yanlışa iten nedenler göz ardı edilir.

Suçluya cezasını sizden önce devlet verecektir.

Devletten önce siz ceza verirseniz, siz de yanlış yapmış olursunuz.

Kaçan bir hırsızı yakalamak, dövmek vs. hepsi suçtur.

Hakkınızı arayacaksanız, devlet kapısında arayacaksınız.

Mahkeme açmak için mali güç gereklidir.

Avukat ise ödediğiniz para ile orantılı bir güç sağlayacaktır size.

Yanlış yapmış olmanız ile sistemin sizi suçlu göstermesi, tamamen duygusal nedenlerin eksikliğinden kaynaklanabilir.

Aynı suçu değişik kişiler işlemeye devam edebilir ama siz suçlu sayılmayabilirsiniz.

Bu tür bir sistemde suçlanma korkusu, sizin davranışlarınızı etkiler ve siz, “sen” olmaktan çıkarsınız.

 

Doğu sistemlerinde ise,

Yanlış ve düzen kavramı karşınıza çıkar.

Ortada bir yanlış var ise, kimse suçlu aramaz ve hemen el birliği ile yanlışı düzeltmeye çalışır. Sonuçta toplum içerisinde birlikte yaşamaktasınız.

Yanlışı düzeltmek, aynı zamanda toplumun evriminde önemli bir yer tutar.

Kök neden aranır, dallar budaklanır ve toplum, yeni düzenlemeler ile huzur içerisinde, kimseyi kıskanmadan ve suçlamadan yaşamına devam eder.

Üstelik ortada yasa olmadan.

Yasa olmayınca ceza vermek de size kalmıştır. İlla ceza verilecekse, yanlışı yapan karar verir kendi cezasına toplumdan önce.

Özür dilemekten, Japonların (karın-kesmek) hara kiri yapmalarına kadar geniş bir yelpaze vardır uygulayacağınız.

Doğal olarak Bakara suresindeki (“râine” demeyin, “unzurna” deyin) ayetine uymak ister bireyler.

İmece, toplumuzun en köklü ve oturmuş yardımlaşmasına denir.

 

Batılı sistemlerin öngöremediği bir olgu, ilk defa karşılarına çıktığında altından kalkamayacakları kadar bazı kavramlardan uzaklaştıklarını fark ettiler.

Sonra hemen doğu geleneklerini inceleyerek, imece uygulanmasına karar verdiler.

Bizler de onların bu kararlarını harfiyen uyguluyoruz ya, “n’olacak canım, hemen yaparız” diyerek eğitimlerin içerisine CRM gibi bir kavramı soktuk.

“Yapar” gibi görünmek için uğraşırken şunu fark ettik.

Bizler çok değişik kültürlerin insanlarıyız ama dilimizle, dinimizle, ırkımızla ve kültürümüzle oynamışlar.

Hukuk yasaları, toplum yasalarının önüne geçmiş. Artık dava açmak için bile asgari ücret yetmiyor mahkemelerde.

İmece ise çoktan unutulup gitmiş yüksek eğitim almış insanlar arasında.

İlkokuldan başlayıp, iş hayatlarında da süregelen yarışın en temel öğretisi olan “suç” ve “ceza” kavramı, bizleri sürüleştirmiş, biz olmaktan uzaklaştırmış.

Bizler üç-beş arkadaş, akranlarımızla mahalle oyunları oynarken onlar, sanal ortamda sayısız arkadaşları! ile günlerini geçirmiş, sonra da iki kişi bir uçağı birlikte uçuramaz duruma gelmişler.

 

Sanal ortam, sizleri birçok değerden uzak tutmakta.

Kitap okumamak en büyük kaybımız.

Bir “ağabey” diyebileceğiniz mahalle arkadaşınız yok ise, hiç olmazsa okuldan bir “kanka” edinememişseniz, etrafınızda her zaman sözünü dinleyeceğiniz ve saygı duyacağınız bir büyüğünüz ya da Halime Nine’niz yok ise, size kimse CRM öğretemez.

CRM bir ders konusu değil, birikimdir.

Toplumsal dayanışmanın bir parçasıdır.

Özetle insani bir olgudur.

 

Bazen diyorum ki "ne olacak söyle gitsin"...

Sonra diyorum ki "söyleyince ne olacak sus bitsin".

(C.Süreyya)

 

Sevgiler

www.servetbasol.com