Neden Harf Devrimi?

Okuma-yazma bilenlerin yüzdesi

Yıl

Kadın %

Erkek %

Genel %

1927

4

17.4

10.7

1927’deki ilk sayıma göre nüfusun 13 milyon 648 bin 270 kişi olduğu açıklandı.

Okuma-Yazma bilen bu %10'un büyük bir kısmı azınlık ve zaten yabancı okullarda öğrendiği Arap harfleri yanı sıra, Latin harfleri ile de okur-yazardı.

Osmanlı Devleti’nin bir türlü eğitim ve sağlık gibi sosyal yönlü alanlarda başta Anadolu olmak üzere toprakları üzerinde istediklerini yapamaması, Medreselerin bu ülkede millî menfaat, millî duygu ve milli bilince daima yabancı kalmış olmaları, Osmanlı Devleti’ni misyonerlerin adeta merkezi haline getirmişti.

Üstelik Osmanlı Devleti'nin verdiği kapitülasyonlar o seviyeye gelmişti ki Osmanlı ülkesinde yaşayan Müslüman halkın yabancılar kadar hakları yoktu. Osmanlı Devleti bu yabancıları hiçbir şekilde sorgulayamaz, yargılayamaz ve onlara kötü muamele yapamazdı. Bazen ya çok düşük bir vergi ödüyorlar, bazen de vergilerden dahi muaf hale geliyorlardı. Devletin herhangi bir mülki amirinin müdahalesi sırasında ise derhal konsolosluğa başvuruluyor ve devlet ya kat kat bedelini ödüyor ya da daha fazla ayrıcalıklar veriyordu.

Sadece bununla kalmıyor, sanat ve zanaatkârların göçünü de engelleyemiyordu. Göç nedenlerinin başında bu yabancı okulların ortaya çıkarıp imrendirdiği ülkelerdeki din ve kültür farklılığı etkendi. Avrupa, dinde tartışmayı başlatan, tabuları yıkan ve din için savaşmış, din ile ilgili sorunlarını çözmüş durumdaydı. Sanayi devrimini başlatmış, yeti ve yetenekli sanatkâr ve zanaatkârlara ihtiyacı vardı. Osmanlı ülkesinde karışıklık ve çöküş dönemi kargaşası da eklenince göç, en doğru davranış biçimi olarak karşımıza çıkar.

Fransızlar:

Cizvit misyonerler genelde Fransa'nın amaçlarına yönelik hareket etmişlerdir. Siyaset olarak Fransa’ya, mezhep olarak koyu bir şekilde Papa'ya bağlı idiler. Osmanlı İmparatorluğu'nda misyonerlik yapma faaliyetini yakalayan ilk grup Cizvitler’dir.

İstanbul'da 1362 yılında, aslında mahalle çocuklarının öğrenim görmeleri için yapılmış olan basit bir okul manastıra bağlanmış, 1607’de ise Kral Henri IV tarafından gönderilen cizvit rahipleri tarafından geliştirilmiştir. 1783 yılında Kral Louis XVI’nın emriyle cizvit rahipleri okulu şimdiki Saint-Benoit kolejini açan Lazaristler’e devretmişlerdir. İstanbul'daki Saint-Benoit Fransız Lisesi cizvitler tarafından kurulmamış olmasına karşın, gelişiminde cizvitlerin etkileri görülmektedir. Cizvitlerle birlikte Katolikliğin diğer tarikatları olan Fransisken, Dominiken, Kapuçin ve Frerler de Osmanlı Devleti’ne ayrıcalıkların sağladığı yararlarla gelmeye başladılar. Çoğu kendi isimleriyle anılan St.Joseph, St.Michel, St.Louis, Sankt Georg, Mersin, Aya Gergeos rum okulu ve Notre Dame de Sion gibi okullar açtılar.

I. Dünya Savaşı öncesinde Fransız Katoliklerinin İstanbul dışında Osmanlı topraklarında dağılımı şu şekilde olmuştur:

Yer Adı

Okul Sayısı

Öğrenci Sayısı (Yaklaşık)

Mersin

5

1650

Sivas

1

200

Tokat

1

130

Amasya

2

280

Şebinkarahisar

2

300

Kayseri

1

600

Adana

1

200

Beyrut

7

1710

Sayda

8

1305

Lübnan

10

1630

Havran

4

210

Toplam

42

8255

1914 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti'ndeki Fransız okullarının sayısı yaklaşık olarak 500 civarındaydı ve bu okullarda 59.414 öğrenci eğitim görüyordu

Fransiskenlerin Mersin, Tarsus, Samsun, Trabzon, Harput, Malatya, Diyarbakır ve Mardin yörelerinde toplam 735 öğrencinin okuduğu hemşire okulları vardı.

Yer Adı

Okul Sayısı

Öğrenci Sayısı (Yaklaşık)

Beyrut

2

150

Kadıköy

1

30

Diyarbakır

1

140

Harput

3

100

Malatya

2

60

Mardin

2

60

Mersin

3

145

Urfa

1

50

Toplam

15

735

Bu gelişmeler, XIX. yüzyılda, gelişen ve değişen dünya emperyalizmi acımasız yüzünü göstermektedir. Sanayi Devrimini yaşamış devletler, yeni ve bakir alanlar bulmakta hem kaynak hem de pazar olarak bu alanları kullanmaktadırlar.

Fransızlar ülkelere kültürleri ile girer ve Fransızcanın uluslararası diplomasi dili olması nedeniyle de kolayca kabul görürlerdi. Elbette din ve kültür satarak beyin göçü de almakta idiler.

Amerikalı misyonerler ve ABCFM

(American Board of Commissioners for Foreign Missions)

James Madison Amerika Birleşik Devletleri’nin 4. Başkanı ve siyaset felsefecisidir. 1801-1809 yılları arasında dışişleri bakanı olarak görev yapan Madison, 1809-1817 arasında devlet başkanlığı yapmıştır.

ABD’nin bilim ve sanayide ihtiyacı olan yetişmiş ve yetenekli insanlara ihtiyacı olduğunu gören, sanat ve zanaat erbaplarını göç yolu ile ülkesine kazandırmak isteyen bir siyaset felsefecisidir.

ABD XIX yüzyılda dünyanın güçlü ve emperyalist devletleri arasına girme mücadelesi vermektedir. ABD, Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılması ve yarı sömürge haline getirilmesinde tüccar ve misyoner faaliyetlerini kullanmıştır.

Amerikan Board’un Osmanlı topraklarındaki faaliyetlerinde uygulanan en önemli yöntemi eğitim olmuştur.

1856 yılında ilan edilen Islahat Fermanı büyük ölçüde gayrı Müslimlerin haklarını genişletmeye yönelik hükümler içermekteydi.

Sultan II. Abdülhamit döneminde Amerikan Board okullarının sayısı 468’dir.

“Osmanlı Devleti’nin kendi bünyesindeki Ermeniler için çıkartılan 1863’te “Ermeni Milleti Nizamnamesi” başta olmak üzere 1861’de “Rum Patriği Nizamnamesi”, 1865 yılında da “Yahudi Milleti Nizamnamesi” gibi hazırlanan Nizamnameler, Gülhane Hattı Hümayunu ve Ferman-ı Islahat gibi Fermanlar ile Ermeniler başta olmak üzere diğer gayrimüslimler arasında yeniden düzenlemeler sağlanmış ve onlara imtiyazlar verilmiştir.

Gayrimüslimler için hazırlanan ve reform niteliğinde olan bu fermanların ve Berlin, Ayestefanos, Paris Antlaşmalarının hükümleri gereğince, yabancı devletler sanki Osmanlı Devleti’nin İçişleri Bakanlığı gibi davranmaya başlamışlardır. Bu antlaşmalar neticesinde azınlıkların hayat standartları yükseltilerek, dinlerine bakılmaksızın, bütün gayrimüslimler aynı statüye getirilmiş ve onlara daha rahat yaşama ve hareket etme imkânı sağlanmıştır. Bu rahatlık ve serbest hareket etme imkânı, yabancı devletler için Protestanlığı yayma adına önemli bir unsur olarak da kullanılmıştır.”

Basmacıyan, 2005: 45-53.

Bu okulların çoğu Ermeni Milleti için açılmıştır.

1854 senesinde ABD’de 20, 1870’de ise 70 Ermeni vardır.

1880 sonlarında ise bu sayı 1800’e erişmiştir. Bunların çoğu erkek ve Osmanlı topraklarından (%40’ı Mamuret-ul-Aziz’den / Harput’dan) Evangelist misyonerler tarafından getirilen işçi Ermenilerdir.

1820 ile 1898 arası göç eden Ermeni nüfusu 4000 civarıdır.

1890’larda Osmanlıdan göç eden Ermeni nüfüsu 12,000’den fazladır.

ABD Göçmen Ofisi tarafından verilen bilgiye göre 1899-1917 arası ABD’ye göç eden Ermenilerin sayısı 54,057’dir ve bunların 46,474’ü Osmanlı’dan gelenlerdir.

Avrupa’nın ekonomi ve sanayide güçlenerek yenidünyanın bu konuda geri kalması, elbette yeni kıtaya esnaf ve zanaatkârların göçmemesinden dolayıdır.

Osmanlı sülalesi içerisinde annesi, üvey annesi ve hocalarının da değişik yabancı kökenli olduğu göz önüne alındığında II.Mehmed’in 6-7 dil bilip konuşuyor olması doğaldır. Her bir yabancı dil, yabancı bir kültür demek olduğundan içinde bulunduğu ortamı çok çeşitli şekilde değerlendirebilme şansı vermektedir ve II. Mehmed, bu şansı iyi kullanarak doğru ve akılcı bir tespit yapıp hepimizin hatırladığı bir ahitname çıkarır (sözverir);

“Canınız, malınız, her şeyiniz benim teminatım altındadır”.

Bu fermanı hepimiz biliriz ama kimse Konstantiniyye’nin fethinden sonraki ikinci fermanı duymamıştır bile;

“Ben ki Emir-i azam Sultan Murad'ın oğlu, Padişah-ı muazzam ve Emir-i azam Sultan Mehmed Hanım,
yeri ve göğü yaratanın namına, büyük Peygamberimiz Muhammed namına biz Müslümanların inanmış olduğumuz Sebu'l-Mesani namına, Allah'ın yüz yirmi dört bin peygamberi namına, büyük babamın ve babamın ruhuna, oğullarımızın namına, kuşandığım kılıç aşkına yemin ederim ki, şehrin Katolik Archontlar tarafından Bab-ı Hümayunumuza mebus olan Archontlar ve Senyör Pallavicino ve Senyör Marki Drifango ve tercüman Nikola Pelazoni tarafından gerçekleştirilen istek üzerine, bugün hükümet idareme boyun eğdiklerinden bütün memleketlerimde görüldüğü üzere, Galata ahalisine kanunlarını ve serbestliklerini bırakıyorum. Binaenaleyh, Galata surları yıkılacak ise de mallarını, evlerini, dükkânlarını, bağlarını, değirmenlerini, gemi ve sandallarını, ticaretlerini eş ve çocuklarını istedikleri gibi idare etmek üzere muhafaza edeceklerdir. Ticaret mallarını memleketimin her tarafında satabilirler. Denizde ve karada serbestçe seyahat edebilirler. Hiçbir gümrüğe, hiçbir angaryaya tabi olmayacaklardır. Ancak itaatim altında bulunan diğer memleketlerde olduğu gibi, vergi ile mükellef olacaklar. Bu kanunlar ve adetler bugünden itibaren ve ebedi olarak devam edecektir. Ben onları kendi şahsım gibi himaye ve müdafaa edeceğim. Oturdukları beldede kilise ve ibadetlerini muhafaza edebilecekler. Ancak çan çalmak yasaktır. Kiliselerini camiye çevirmeyeceğim, fakat yeniden kilise inşa etmeyecekler. Tüccarlar serbestçe davranarak, ticaretle meşgul olabilirler. Yeniçeri sınıfına katmak üzere evlatlarını almayacağım. Dinimizi kabul etmeleri için asla hiçbir zorlama görmeyeceklerdir. Galata ahalisine vaat ederim ki, kendilerini bir köle sıfatı ile idare etmeyeceğim. Evlerinde ne yeniçeriler ne de esirler iskân edilmeyecektir. İşlerini görmek için içlerinden birini intihap edeceklerdir.

Archonte ve kahyalar rencide edilmeyecektir. Tarafımızdan yazılan bu fermanda yazıldığı üzere, vergi vermek şartıyla gidip gelmekte özgür olacaklardır."

(Hilkati Alemin 6961 ci ve hicretin 857 senesi Cemaziyel evvel evahirinde yazılmıştır.1453)

Fatih Sultan Mehmet Han Sani

Fatih, şehrin ticaret merkezi olan Galata’dan kaçmış olan Rumların ve Cenevizlilerin dönmesini bu ferman ile sağladı. Sanatkâr ve zanaatkârlara şehri yeniden inşa ve ekonomide üretimi yeniden canlandırmak için ihtiyaç vardı. Fatih’in İstanbul’u alan topları, Kırklareli’nin Demirköy mevkiinde Urbain yahut Ulah isimli bir Macar mühendise döktürdüğünü hatırlayalım.

Tarihten ibret alan ABD, Fatih Sultan Mehmet’in yukarıdaki fermanı ile yaptıklarının önemini anlamış ve Osmanlıda sanatkâr ve zanaatkârların hemen tümünün Ermeni olmasını da göz ardı etmemiştir.

Açılan okulların sayısı bu yöntemin ne derecede uygulandığının bir kanıtıdır.

Amerikalı kadın misyonerlerin kullandıkları iki önemli çalışma yöntemleri vardır.

Bunlardan ilki Amerikan okulları bünyesinde açılan anaokullarında çalışmaktır.

Kadın misyonerler bu okullarında özellikle çocuk eğitimi konusunda odaklanmışlardır. Örneğin kadın misyonerlerin Anadolu’da yapmış olduğu çalışmalar neticesinde 378 köy okulu açılmıştır.

ABCFM misyonerleri, misyonerlik faaliyetlerine başlamadan önce hareket alanında halkın demografik, sosyal, kültürel ve etnik dağılımını halkın moral durumunu belirliyorlar, hangi konularda ne gibi eksikleri bulunduğunu ölçüyorlardı. Tüm bunlara sondaj çalışmaları deniliyordu.

Bu sondaj çalışmaları şu başlıklar altında yürütülüyordu.

·    Dinsel açıdan halkın durumu nedir?

·    Ruhbanın durumu nedir?

·    Ülkede eğitim ve öğretime ilişkin durum nedir?

·    Halkın moral durumu nasıldır?

Misyonerlik faaliyetlerini yeni başladığı zamanlarda eşleriyle birlikte Beyrut’a yerleşen William Goodell ve Isaac Bird, çok hızlı bir şekilde çalışmaya başlamışlar ve bölge dillerini çok iyi çözmüşlerdi.

Onları başarılı kılansa bir okul açmaları ve iki Ermeni din adamını Protestan’laştırmaları oldu (Ermeniler aslen Ortodoks/Gregoryen’dirler). Diyanisos Karabet ve Kirkor Vartabet, Amerikalı misyonerlere Ermenice dersleri verirken Protestanlığın cazibesinden kurtulamamışlardı. 19. yüzyılda da Osmanlı Devleti’nde bulunan misyonerlerin pek çoğu iyi yetişmiş, bilgili insanlardır.

William Goodel (1792–1867), William G. Schauffler (1789–1883) ve Elias Riggs (1810-1901) Osmanlı Devleti'nde faaliyet göstermiş en önemli Amerikalı misyonerler arasındadır.

Şüphesiz misyonerliğin başlangıçtaki amacı hedef alınan bölgelerdeki kitlelere iyi bir dini eğitim vermekti. Bu amaçla ilk gelen papazlar hemen İncil’i anlatmaya başladılar. İlerleyen süreçte İncil'i Türkçeye ve Osmanlı Devleti'nde hedef aldıkları toplumların dillerine çevirmeye başladılar. Öncelikli hedef olan Ermeni nüfus bölgeleri ilk ve en önemli hedefti. Tüm bu faaliyetler ABCFM tarafında yollanan misyonerlerce planlanıyor ve yürütülüyordu.

Nihayet 27 Kasım 1850 tarihinde Protestanları bir millet olarak tanımlayan Sultan Abdülmecit’in fermanı çıktı. Osmanlı Devleti'nin 1850’de Protestanları ayrı bir cemaat olarak tanımasından itibaren misyoner okullarının laik öğretim yapan kolejlere dönüştürülmesinin sağladığı hızlandırıcı ivmenin etkisiyle, Protestan okullarında eğitim gören öğrencilerin sayısı, kısa süre içerisinde, Osmanlı İmparatorluğundaki bütün yabancı okulların ve bu okullarda okuyan öğrencilerin sayısının üçte birinden fazlasına ulaşmıştır. Amerikan Devleti’nin siyasi desteğinin vermiş olduğu özgüvenle hareket eden bazı okul yönetimlerinin bulundukları arazileri ABD toprağı olarak lanse etme cüretinde bulundukları da vaki olmuştur. Nitekim Mersin'de bulunan koleje, müdire Dr. Maten tarafından ABD bayrağı asılmıştır.

Sultan Abdülmecid döneminde 27 Şubat 1856 tarihinde ilan edinen “Islahat Fermanı” ile Osmanlı topraklarında kök salma fırsatını da elde etmişlerdir. Bu haklar 1869 yılında çıkarılan “Maarif-i Umumiye Nizamnamesi”yle de yasal temele oturtuldu. Nizamnamenin 129. Maddesinde yabancıların Osmanlı topraklarında okul açabilecekleri, “mekatib-i hususiye bazı mahallerde cemaatler tarafından veya gerek tebaa-i Devlet-i Âliye ve gerek tebaa-i ecnebiyeden olan efrad ve eşhasdan biri canibinden ücretli ve ücretsiz olarak ihdas ve tesis olunan mekteplerdir ki, bunların mesarifat ve muhassasâtı, müessisleri tarafından veyahut merbut oldukları vakıfları canibinden idare ve rüyet kılınır” şeklinde ifade edilmekteydi.

Dr. Öğr. Üyesi İlyas AKYÜZOĞLU Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi ISSN: 2147-8171
https://dergipark.org.tr/tr/pub/esoguifd Cilt / Volume: 9 • Sayı / Issue: 1 Sayfa 121.

ABCFM nin bu derece etkili olmasının şüphesiz ki en büyük payı maddi desteklemelerinden kaynaklanmıyordu. Zaten ABCFM’nin stratejisi buna uygundu. Başlangıçta yardım ediyor, giderlerini karşılıyor, yönetimini üstleniyordu ama zamanla başka örgütlerin, kişilerin, fonların devreye girmesi, eğitimin bir kısmın paralı bir hal alması, bazı yan gelirlerin elde edilmesi ABCFM'yi rahatlatıyordu. Okulların açılmasından yaklaşık 50 yıl sonra yerel yöneticilere devredilmesi planlanmıştı.

1820’lerde Anadolu’nun hemen hemen bütün illerinde açılmaya başlanan bu okulların sayısında zaman içerisinde büyük bir artış olmuş, 1845’de 7 okul, 1895’de de 20.496 öğrencisiyle 423 okul açılmıştır. 1859 dan itibaren Amerikan doktorları Anadolu’da 9 hastane ve 10 dispanser açmış olup hasta sayısı yaklaşık 40 bin kişi idi. Bu sayı 1913’de de 26.000 öğrencisiyle 450-460 okula ulaşmıştır.

Anadolu’nun belli başlı yerlerinde açılan ve ileride açılması planlanan Amerikan Konsoloslukları, ilk aşamada kendilerine Osmanlı topraklarında rakip olan Rusya’nın Anadolu’ya sızmasını ve misyonerlik faaliyetlerinde bulunmasını engellemek için önlerine bir bent çekmeye çalışarak Merzifon, Sivas, Harput, Erzurum, Bitlis ve Van vilayetlerinde açılmıştı. Geniş bir çevrede etkili olan Amerikan konsoloslukları gerçektende görevlerinde başaralı olmuşlardı. Konsoloslukların diğer bir önemli faaliyeti ise Ermenilere kolay bir şekilde pasaport vermeleri ve onların Amerika’ya göçlerini hızlandırıp Ermenilerin kısa sürede Amerikan vatandaşlığına geçmelerini sağlamaktı. Ermenilerin ABD’ye göçü meselesinde en önemli rolü misyonerlerle birlikte konsolosluklar paylaşmışlardı.

Misyoner okullarından mezun olup eğitimini ilerletme amacıyla başlayan göç, daha sonra kitleler halinde devam ederek, Amerika’da bugün dahi konuşulan Ermeni yerleşiminin temelini oluşturmuştu. Elbette ki bu durumun oluşması ileride Osmanlı Devleti için büyük sorunlar doğuracak ve sonrası Osmanlı Devleti konsoloslukların faaliyetlerini kısıtlayacak ve Ermeni göçünü engellemeye çalışacaktı.

Osmanlı Devleti'nin Amerika ile imzalamış olduğu 1830 tarihli ticaret anlaşmasının 4. maddesinde yer alan “Amerikan vatandaşlarının Osmanlı makamlarınca mahkeme edilemeyişi” hükmünden istifade ediyor olmaları, ABD vatandaşlığına geçip bu ülkede ticaret yapmaya devam edenler için önemli bir ayrıcalıktı!

Tevhid-i Tedrisat

Yabancı okullar, daha çok Tanzimat döneminde açılmışlardır. 1869 yılında Maarifi Umumiye Nizamnamesi müfredat kontrolü sağlayamamış, 1915'deki Mekatibi Hususiye Talimatnamesi, 1. Dünya Savaşından Osmanlının yenik çıkması ile uygulanamamıştır.

Böylece Kapitülasyon adı altında verilen ayrıcalıklar ile Fransa, İtalya ve Avusturya Katolik topluluğu, Amerika ve İngiltere Protestan grupları, Ruslarda Ortodoks'ların koruyucuları olarak kendilerine müdahale ve mücadele sahaları yaratmışlardır.

Ancak Lozan Antlaşması'ndan sonra Türk Devleti yabancı okulların müfredatlarına müdahale ve içeriklerine düzenleme getirerek bu okulları kontrol altına alabilmiştir. Bu arada medreselerin kapatılması gerek Meclis'te, gerekse bazı basın organlarında sert eleştirilere uğruyordu.

1925 yılında Muallimler Birliği’nde bir konuşma yapan İsmet Paşa, bu yasayı hazırlayıp kabul ederken bunun yanlış yorumlanacağını, dinsizlik suçlamasına uğrayacaklarını, halkın tahrik edileceğini vs.. bildiklerini söylüyor ve şöyle diyordu:

"Fakat TBMM kararını verdi. Tedricen varılacak gayeleri tâcil etmek, inkılâp yapmaktır. TBMM'nin zarurî bir neticeyi bir kanun ile tâcil ve tespit etmesi, bir inkılap addolunabilir. Bunu yapmak için arîz ve amîk düşündük. (...) Mugaletata, tezvirata boyun eğmek, itiraf-ı acz olurdu. İnkılâplar kâdir ve kâhirdir."

T.B.M.M.’nin Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu ile, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti ile Hilâfet’in ilgasına dair kanunları kabul ettiği 3 Mart 1924 tarihinde artık bu yabancı okulların dönemi bitmişti.

- Toplam 2148 yabancı okul kapandı -

Tevhid-i Tedrisat’a uygun eğitim ve öğretim yapacağını bildiren çok az sayıda okul, (Robret Kolej, Tarsus Amerikan Koleji, Sn.Benoit, vs..) eğitime devam etti. Merzifon, Kayseri vs. meşhur Amerikan okulları ile İzmir’deki Fransız okulu gibi yasaya uymayı kabul etmeyen binlerce okul da kapatıldı. Osmanlı’nın başaramadığı sanat ve zanaatkâr göçünü engellemenin yeri ve zamanı gelmişti.

Medreseler bu ülkede millî menfaat, millî duygu ve bilince daima yabancı kalmışlar ve ülkenin yabancı okullarla dolmasına engel olamamışlardı. Bu yabancı okullar, medreselerin bıraktığı boşluklardan yararlanarak Türkiye'ye yerleşmişlerdi.

Türk hükümetinin kesin prensipleri karşısında Fransa 1924 Ocağında Türkiye'ye bir nota verdi. Türkiye bu notaya verdiği cevapta, papaz okullarının laik bir Cumhuriyet ile uyuşamayacağını, onun için dinî okulların laik bir tarzda eğitim yapmalarını, yoksa kapatılacaklarını bildirmiştir.

“Yabancı okullar dinî öğretim ve özel bir yerde ibadet de yaptırabilirler. Mabetlerin dışında heykel, tasvir ve haç bulundurmak yasaktır. Müslümanların ve başka mezhepten öğrencilerin okullardaki dinî ayinlere katılmaları yasaktır. Bunun için sık sık denetlemeler yapılacak ve suçlular cezalandırılacaktır.”

Fransızca Eğitim

Tevhid-i Tedrisat güzel de %90’ı okuma-yazma bilmeyen halka eğitim seferberliği adı altında ne öğretilecek, bunca asır eğitilmemiş bu halk, şimdi hangi nedenle eğitime katılacak bir moral etkene sahip olacaktı?

Bakanlık, önceden hazırlatıp Heyet-i İlmiye’ye onaylattırdığı, ilköğretimin, altı yıldan beş yıla indirilmesi kararını da, 1924-1925 öğretim yılından itibaren tartışmalar içinde uygulatmaya başladı.

Bakan, mecburî öğretim süresindeki bu azalmayı, yeni kurulacak “Hayat Mektepleri”yle kapatacağına dair söz vermişti. Gerçekten de bu okulların kurulma hazırlıklarına hemen başlanıldı. Öğretim süresinin beş yıl, öğretim dilinin Fransızca olması kararlaştırıldı. Başlangıçta yoğun bir Fransızca dil bilgisi verilecek, sonra da eğitim yavaş yavaş Türkçeden Fransızcaya kaydırılacaktı. Makinist, şoför, elektrikçi, sinemacı, otelci, rehber vs.. yetiştirilecekti. Amaç, çocukların yabancı okullara gitmemesi idi.!

1-20 Mayıs 1925'te Konya'da toplanan Maarif Müfettişleri Kongresi'nin gündeminde de Bakanlıkta bir “Köy Mektebi Dairesi”nin kurulması istendi, böylece köylüyü köyden ayırmayacak, üretimden ayırmadan çağdaşlaştıracak bir okul istiyorlardı. Bu arada Maarif Vekâleti’nin daveti üzerine Türkiye'ye gelip gayet önemli bir rapor veren John Dewey, köy okullarına öğretmen yetiştirecek çeşitli tipte öğretmen okulları kurulmasını öneriyordu.

1926 yılında çıkan Maarif Teşkilâtı Kanunu’nda, İlk Öğretmen Okullarının yanı sıra bir de “Köy Muallim Mektepleri” kabul edilmişti. 1927-28 öğretim yılında da Kayseri-Zencidere’de bir Köy Muallim Mektebi kuruluyor, Denizli Erkek Öğretmen Okulu da bu amaç için düzenleniyordu. Diğer öğretmen okulları beş yıl iken, bu okullar üç yıllıktı. Buradan mezun olanlara köyde, okulun yanında bir ev ve bahçelik verilecekti. Öğrenciyi köy hayatına hazırlamak için, Köy Enstitülerinde olduğu gibi, yan kuruluşları da vardı.

Bu okullar için köy öğretmeni yetiştirmeye yönelik bir program hazırlanmıştı.

Alfabe

Türk dili için Arap harflerinin yetersizliğine ve ıslah edilmesi gerektiğine ilk işaret edenler 1862-1863'lerde Münif Efendi (Paşa) ve Azerbaycanlı Ahundzâde Feth-Ali'dir.

1927’deki ilk sayıma göre nüfusun 13 milyon 648 bin 270 kişi olduğu açıklandı. Bu nüfusun kadınların %4’ü, erkeklerin ise ancak %17’si okuma-yazma biliyordu. Okuma-Yazma bilen bu %10'un büyük bir kısmı, zaten yabancı okullarda öğrendiği Arap harfleri yanı sıra, Latin harfleri ile de okur-yazardı.

1928 yılında TBMM de, Türkiye'de artık uluslararası rakamların kullanılması yasasını çıkarıyordu. Böylece yazının önemli bir kısmını oluşturan rakamların Lâtinceleştirilmesi, yazı devriminin önemli adımlarından biri oldu. Bu alfabe değişiminin asıl amacı, I. Dünya Savaşı ile ortaya çıkan sanayi ve bilimdeki gelişmelerin takibi ve ilerlemesine olanak sağlayacak her türlü bilgiye kolay ve doğrudan erişmeyi amaçlamaktı.

Zaten okuma-yazma bilmeyen halk tabakası da bu ilerlemeden yeni alfabe ile okuma-yazma öğrenerek kendine düşen payı alacaktı. Medreseler bu ülkede millî menfaat, millî duygu ve milli bilince daima yabancı kalmışlar ve ülkenin yabancı okullarla dolmasına zaten engel olamamışlardı.

Eğitim seferberliği yapılacak ise, batı ile aramızdaki fark giderilmeliydi.

Fulbright anlaşması

Yine de Atatürk döneminde kontrol altına alınan eğitim, onun ölümünden sonra birçok sahada olduğu gibi en can alıcı saha olan eğitimde de sekteye uğratılmış ve bu anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşma sonrası gelişmeler sistemli ve programlı bir şekilde sürmüştür. 1965 yılında 625 sayılı yasa ile yabancı okulların bina kapasitelerini arttırma, 3236 sayılı yasa ile de öğrenci mevcutlarını arttırmalarına izin verilmiştir.

Atatürk döneminde yabancı okullarda müfredat ve içerik MEB onayına tabii iken, 27.12.1947 yılında ABD ile imzalanan Fulbright anlaşması gereği bu uygulamadan dönülmüştür. Bu anlaşma ile ABD, ülkenin parlak beyinlerini seçiyor, ülkesinde burslu okutuluyor ve yetişen bu beyinler ekonomik, sosyal, adalet, hürriyet ve eşitlik kavramlarının her sene daha da geriye gittiğini görüp iki arada bir derede kalıyorlardı.

(İlk yayın 20130626).

Türkiye genelinde toplamda 10 adet kurs merkezi açılarak başlanan dini eğitim modeliyle gelişen ülkemde, 2022 itibariyle imam hatip ortaokulu sayısı 3535’e, imam hatip lisesi sayısı da 1603’e ulaştı. Şu an itibariyle de ülkemizde 86 İlahiyat Fakültesi, 18,675 Kuran Telaffuz kursları mevcut olup parlak beyinlerin yurt dışına gitmesini destekler bir tavır sergilendiği ve bu gidişin kimsenin umurunda olmadığını söylemenin de dayanılmaz hafifliği malumunuzdur.

“Hiçbir şey eyleme geçen cahillik kadar korkutucu olamaz.”   Konfüçyus

www.servetbasol.com

221031