Hak, Hukuk ve Adalet

İslam’ın temel ilkeleriyle (adalet, kul hakkı, dürüstlük, ehliyet, yolsuzlukla mücadele) örtüşen yönetim pratikleri üzerinden yapılan bir karşılaştırma mevcut. Bu çerçevede en sık anılan Müslüman olmayan ülkeler şunlar:

Norveç, İsveç, Danimarka, Finlandiya, Yeni Zelanda, Kanada, Japonya, İsviçre, Almanya.

Hukuk önünde gerçek Eşitlik, Düşük yolsuzluk, Güçlü sosyal devlet (kul hakkı vurgusu), Devletin vatandaşa karşı hesap verebilirliği, Siyasi liderlerin şeffaflığı, Güçlü hukuk devleti, Kamu görevlilerinde emanet bilinci, Azınlık haklarına saygı, Görece adil yargı sistemi, Düşük rüşvet algısı, İş ahlakı, Kamu malına aşırı hassasiyet, Rüşvetin toplumsal olarak utanç sayılması, Sözleşmeye sadakat, Hukukun siyasetten bağımsızlığı, Yüksek güven kültürü, Kamu kaynaklarının korunması, Kuralların kişiye göre değil, ilkelere göre uygulanması, Güçlü kurumlar, Devlet disiplini ve şeffaflık.

Peki âlimler neden bu ülkeleri örnek veriyor?

Çünkü İslam’da, Zulüm haramdır, Kul hakkı Allah hakkından önce gelir, Emaneti ehline vermek farzdır. Adalet, ibadetten bile önce gelir (birçok klasik kaynakta vurgulanır)

Bu ülkelerde, Namaz yok, Oruç yok ama adalet, emanet, dürüstlük büyük ölçüde var.

İslam sadece camide yaşanan bir din değil; sokakta, mahkemede, devlette yaşanan bir ahlaktır. Bugün o ahlakın bazı parçaları, ironik biçimde Müslüman olmayan ülkelerde daha çok görünür.

Bugünkü temel sorun şeriatın eksik olması değil, ahlakın eksik olmasıdır. Şeriat (Hukuk) ne için vardır? Şeriat amaç değil, araçtır. İslam’da şeriatın hedefi klasik fıkıhta şöyle özetlenir (makasıdü’ş-şeria): Canın korunması, Malın korunması, Aklın korunması, Neslin korunması, Dinin korunması.

Şeriatın özü adalet üretmektir, ceza kesmek değil.

Ahlak yoksa şeriat ne olur?

Din, güçlünün elinde baskı aracına, zayıf için tehdit mekanizmasına, yönetici için meşruiyet kalkanına dönüşür. Tarihte ve bugün gördüğümüz tablo tam olarak bu.

Hz. Ali’nin sözü çok çarpıcıdır: “Devlet küfürle ayakta kalır, zulümle kalmaz.”

Burada kast edilen şey devletin çöküşüne neden olan yanlış inanç ve ahlaki çöküştür (zulüm).

Mekke döneminde ahlak inşa edildi, Medine döneminde hukuk geldi.

Bugün yapılan hata ise ahlakı inşa etmeden, hukuku dayatmak diyebiliriz.

Neden bazı Müslüman olmayan ülkeler “İslam’a daha yakın” görünüyor?

Çünkü onlar, hukuku kişiye göre eğip bükmüyor, kamu malını emanet sayıyor, gücü sınırlıyor, hesap sorabiliyor ve İslam’ın ahlaki hedeflerini, İslami referans olmadan uyguluyorlar. Yani bizim ihmal ettiğimiz ahlakı, onlar ciddiye alıyor. Ahlak, Adalet, Hukuk (şeriat) daima üstün ve önde.

Bugün birçok yerde bu sıra ters. Ceza, Yasak, Slogan ile Korku var, adalet yok.

Çünkü İslam’da güç arttıkça sorumluluk artar.

Şeriatın mantığı bireyi ezmek değil, gücü sınırlamaktır. Bu yüzden ilk muhatabı yöneticidir.

Şeriat “emir–itaat” sistemi değil, emanet sistemidir. Kur’an çok net bir ilke koyar:

“Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ 58)

Burada hitap, Önce hükmedenlere, sonra halka gelir. Şeriat, “Yönet, ama keyfine göre değil; adaletle.” Devlet başkanı bütün toplumdan sorumlu iken Aile reisi ailesinden, birey de kendinden sorumludur. En ağır hesap en yukarıdadır.

Ceza hükümleri neden önce yöneticiye uygulanmalı?

Çünkü: Yönetici imkânlara sahiptir, Yönetici örnek olmak zorundadır, Yönetici zulme daha kolay düşer, bu nedenle klasik fıkıhta Yöneticinin hırsızlığı daha ağır, Yöneticinin yolsuzluğu katmerli zulüm, adaletsizliği toplumsal günah sayılır. Hz. Ömer’in sözü bu mantığı özetler:

“Fırat kenarında bir koyun kaybolsa, hesabı benden sorulur.”

Bugün sıkça görülen şey ise Yöneticilerin dokunulmazlığı, Zenginlere uygulanan esnek hukuk ve Fakirlere sert ceza. Bu, şeriat değil, güçlülerin dini kullanmasıdır.

Şeriat (hukuk), halkı terbiye etmek için değil, iktidarı sınırlamak için vardır. Eğer şeriat Saraya girmiyorsa, Bakanı bağlamıyorsa, Zengini korkutmuyorsa, o uygulama İslami değildir, sadece dindar söylemdir.

Danimarka’da Adalet sistemi çok hızlı ve tarafsızdır. Yolsuzluk oranı dünyanın en düşüklerindendir, Sosyal devlet güçlü (yetim, yaşlı, yoksul korunuyor), Kul hakkı, emanet ve adalet ilkeleriyle örtüşüyor.

İsveç de Şeffaf yönetim, Gelir adaleti, Kadın, çocuk ve yaşlıların korunması, Zekât ve sosyal adalet mantığına çok yakın.

Norveç de Devlet kaynakları emanet bilinciyle kullanılıyor, Petrol gelirleri halk için saklanıyor (gelecek nesiller bile düşünülüyor), “Emaneti ehline veriniz” ilkesinin canlı örneği.

İsviçre’de, Hukukun üstünlüğü, Sözleşmeye sadakat, Dakiklik, güvenilirlik, Ahde vefa ve dürüstlük ilkeleri birebir uygulanıyor.

Kanada, İnsan onuru merkezli yaklaşım, Azınlıklara ve göçmenlere adil muamele, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışı hakim.

Ama önemli bir ayrım var: Bu ülkeler, İbadetleri (namaz, oruç, helal-haram hassasiyeti) yaşamaz, Ahlaki davranışları ise sistematik olarak uygular. Bu nedenle İslam alimlerinin sık söylediği şu cümle ortaya çıkıyor: “Batı’da İslam var ama Müslüman yok; Doğu’da Müslüman var ama İslam yok.”

Toplumsal ahlak ve adalet boyutunda bazı ülkeler birçok Müslüman ülkeden daha başarılıdır.

Bilim nasıl işleri, din ise nasıl yaşamalıyı anlatır.

Sorun, biri diğerini tamamen susturduğunda çıkıyor. Din bilimi bastırırsa hurafe, korku artar, ilerleme durur. Bilim dini yok sayarsa anlam krizi, etik boşluk doğabilir.

En sağlıklı tablo genelde şöyle oluyor. Bilim gerçekliği anlamak için, Din (ya da felsefe) değerleri ve anlamı kurmak için vardır. Tüm bunları yerli yerine oturtmak için akıl, fikir, mantık ve ahlak gereklidir. Tüm bu dört değeri geliştirmek için de bilimsel eğitim ve dini eğitim şarttır.

Ancak akıllı, ahlaklı ve alçakgönüllü insanlar bunu başarırlar.

Böylece hem kendileri hem çevreleri hem de içinde bulundukları toplum gelişir, ilerler.

İlerlemenin şartı, değişmeye razı olmaktan geçer. Özellikle de kendinle yüzleşmeye.

Var mısın?

https://servetbasol.com

260209