Annelerimiz Şamandı Bizim!..

Yaşı elli ve üzerinde olan neslin, birbirinden değişik geleneklerle iç içe bir gençliği olmuştur.

Anadolu şehirlerinde yetişenlerin pastoral zenginliklerle süslenmiş örflerine oranla, İstanbul yaşamı daha naif ve rafine ritüeller sağlamıştı büyüyen hayatlarımızda.

Hemen hepsi kadim Türk adetlerinden kaynaklanan, şimdi çocuksu gelen adetlerin aslında bir geçmişin tüm gelenekselliğini taşıdığını akıl etmişti büyüklerimiz. Bilirlerdi, hatta anlatırken gülerlerdi ama yaparlardı yine de. Kuru mantık ve sevimsiz hakikatin içine bir tutam yaşam sevinci ve umudu serpmekte fayda görürlerdi. Birbirinden sevimli ve içten gelen törensellikleri cahillik olarak değil, kaybedilmemesi gereken bir gelenek aktarımı olarak görürlerdi. Kafama bir örtü koyup, üzerinde tutulan su dolu çanağa kurşun döktüklerinde, duyduğum cazırtılar bitip de gün ışığına ulaştığımda, merakla bakmıştım tasın içerisine. Sürreal alegorizmin en uçuk örneklerini gördüğümü o zamanlar idrak edemiyordum ama duyduğum betimlemeyi hiç unutmadım. - Çatlamış bu oğlan nazardan, gözleri çıksın inşallah!..

Hepimizin bir nazar boncuğu vardı bir tarafımıza iliştirdikleri. Kafasının üzerine tuz çevrilip üzerine atılmayan kişi kalmamıştır o çağlarda. Karnı ağrıdığında, beline atkı sarılıp üzerinde ütü gezdirilirken bilmem ne duası okunmayanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez sanırım.

Hangi muskaların omuz başlarına çengelli iğneyle tutuşturulduğunu, komşu teyzelerle gidilen yatırlarda ağaçlara bağlanan çaputlara, gözlerini kırpıştırarak baktığı günleri hatırlamayanlar var mıdır?

Geceleri dışarı sofra Örtüsü silkmenin ve kirli su dökmenin sakıncalı olduğunu söyleyen annesinin, “Gece ıslık çalınmaz, şeytanlar gelir” diyen anneannesinin otoritesine karşı çıkmış babayiğit bulunur mu! Issız bir yerde siğerken ''desturr'' diye seslenilerek meleklerin kaçışmasının sağlandığını, kibritle oynamanın uyurken altınıza işeteceğini, incir ağacına tırmanılmayacağını, makası açık bırakırsan kavga çıkacağını, namaz kılan babaannenin sırtına atlanılmayacağını, pilav yerken tabağında bıraktığın pirinç taneleri kadar çocuğun olacağını, yemediğin lokmalarının ardından ağlayacağını, gidenin peşinden su dökmenin kısa zamanda döneceği umutlarını beslediğini, ciklet çiğnersen sakallarının çıkmayacağını, yaramazlık yaparsan polislerin gelip hapse götüreceğini unutan yoktur sanırım yaşıtlarımızın arasında.

Okul ve iş kapısına sağ ayakla girmenin, tahtaya vurup kulak çekmenin, çekerken dudaklarımızın arasından ''cucuukk'' diye ses çıkarmanın pratik faydalarını nasıl inkar edebiliriz mutlu bir jenerasyon olarak.

Bir arkadaşım su içerken çömelir, elini başının arkasına koyarak aklının kaçmasını önlerdi! Ona öyle demişti anacığı, çaresiz çömelirdi çocuk! Köpek uluduğunda kalkıp terliklerin ters çevrilmesini istediklerini anlayamazdım ama korkar yapardım hemen. Üstelik eve girince çıkardığın ayakkabın ya da terliğin ters durursa, hemen düze çevirme gerekliliği varken.

Köpeklerin gece serenatları tersine işletiyordu gelenekleri!

Annelerimiz bir zamanlar şamandı bizim!

Öyle yetiştirilmişlerdi ve öyle de korumaya çalışıyorlardı kendi çocuklarını türlü kötülüklerden. Bacaklarımın arasından geriye bakma oyunu oynadığımda,

- Bakma öyle kızıl kopil, misafir getirirsin, hazırlığımız yok şimdi... derdi annem!!?

Dikeceği kumaşı keserken, yan odadan koştururdu ''kolay gelsin'' diye bağırtarak. Bir şeyi arayıp da bulamayınca, “Şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi” diye odadan odaya dolaştırırdı. Kaybolan şeylerin hemen bulunmasını sağlayan duaları ezbere bilirdi eski kadınlar.

Olmasını istedikleri ivedi dilekleri gerçekleştiren bir ''Aceleci bacı'' vardı. Duasını gönderdin mi bizzat meşgul oluyordu.

Cenaze geçerken çoluk çocuk geceleri kestirmedikleri tırnaklarımızı saklardık nedense.

Sabahları yüzümüzü yıkamanın nedeni açılmak değil, gece boyunca suratlarımız yalayan şeytanların salyasından arınmak içindi!..

Annem, Sokaktan içeri girdiğimde beni hemen banyoya sokar, tüm sızlanmalarıma rağmen arka arkaya üç sabun yıkardı.

- Üç sabun sürmezsen annen baban ölür derdi!..

Geçen yılın ortalarında artık doksan yaşını geçen huysuz kıza sormuştum.

 - Nereden duydun o üç sabun adetini.

- Azgın köpek gibi gelirdin sokaktan, başka türlü nasıl çıkardı ki onca toz toprak, uydurmuştum...dedi.

En az sabun kadar temiz, beyaz, misk kokulu işlevsel bir yalanla 60 yıl geçirmiştim.

Akşam duşa girdim, beyaz sabunu elime aldım,

- Babam da çoktan gittiğine göre bir defa uygundur diye düşündüm. Sonra bir yerlerden görür mörür diyerek bastım üç sabunu yeniden.

   HAKAN KINAY

Şamanlıktan asla vazgeçmiş değiliz. Ne de olsa Türk ırkının ilk sınadığı, doğasına uygun, doğa ile bütünleşik ve hala unutamadığı bir din. Kimse yadsıyamaz, uykum geldi ya da uykumu kaçırdın derken uyku tanrısından bahsederiz hala.

Türklerin tahtaya vurması (genelde “tahtaya vurmak” ya da “tahta vurmak”) bir uğursuzluğu önleme inancıdır. Birisi iyi bir şey söyledikten sonra veya kötü bir şeyin başına gelmesini istemediğinde “nazarı ya da kötü şansı bozmak” için yapılır. Genelde iki kez tahtaya vurulur. Bazen vururken kulak memesini çekmek gibi hareketler de yapılır. Çevrede gerçek tahta yoksa insanlar masaya veya başına hafifçe vurur gibi yapabilir. Bu davranış sadece Türkiye’de değil, birçok ülkede vardır. İngilizcede buna “knock on wood” veya “touch wood” denir. Kısacası: Türkler tahtaya, iyi giden bir şeyin bozulmaması veya kötü şans gelmemesi için vurur.

Şamanlık doğa ruhlarına, ataların ruhlarına ve görünmeyen varlıklara inanılan çok eski bir inanç ve ritüel sistemidir. Şaman adı verilen kişiler (ruhani liderler) insanların hastalıklarını iyileştirmeye, ruhlarla iletişim kurmaya ve toplumu korumaya çalışır.

Tarihçilere göre eski Türklerin inancı büyük ölçüde Tengricilik ve şamanik uygulamalarla bağlantılıydı. Gökyüzü tanrısı Gök Tengri en önemli varlıktı.

Tengricilik (Gök Tanrı inancı), en eski Türk dini olarak kabul edilir. Orta Asya bozkırlarında yaşayan Göktürkler, Hunlar ve birçok erken Türk topluluğunda görülür. Tek ve yüce bir tanrı olan Gök Tanrı inancı vardır. Şamanlar (kamlar) dini törenleri yönetirdi.

Sonra Budizm, özellikle Uygurlar arasında yayılmıştı. Orta Asya’daki ticaret yolları ve Çin etkisiyle kabul edilmiştir. Tapınaklar ve manastırlar kurulmuştur.

Daha sonra 8.yy da Maniheizm, Uygurlar tarafından devlet dini olarak kabul edilmiştir. Et yemeyi ve savaşçılığı sınırlayan bir öğreti olduğu için bozkır yaşamına çok uygun olmamıştır.

Hristiyanlık (Bizim deyişimizle Hristo’ya inananlar), bazı Türk boyları arasında özellikle Nasturilik (Nestorius adlı din adamının öğretileriyle ilişkilendirilen bir Hristiyan mezhebi veya teolojik görüştür) mezhebi ile yayılmıştır. Orta Asya’daki ticaret yolları ve misyonerler sayesinde görülmüştür. Yahudilik de ise en bilinen örnek Hazarlar’dır. 8–9. yüzyılda Hazar yönetici sınıfı Yahudiliği kabul etmiştir.

Yahudi kavmine inen ve peygamberi de bir Yahudi olan İslam, Türkler arasında en yaygın ve kalıcı din olmuştur. İlk büyük kabul Karahanlılar dönemindedir (10. yüzyıl). Sonrasında Selçuklular ve Osmanlılar ile Türk dünyasının çoğu Müslüman olmuştur.

Tüm bu değişim ve gelişime rağmen Şamanizm, hala ritüelleri ile her dinde yaşamakta ve yaşatılmaktadır.

 

https://servetbasol.com

260316