Bir Bölü Elli

Sıfır nokta sıfır iki, ya da
yüzde iki… Aslında hiç biri!
Benim hiç
oyuncak trenim olmadı, onikilerin ortalarına kadar…
Macaristan’ın
başkenti Budapest’te bir oyuncakçı; Buharlı Tren
Sevenler Derneği üyelerinin uğrak yeri… Oradayım yetmiş sekizin Temmuz’unda. Aslına
uygun minyatür bir tren seti aldım hemen.
“Ölçek: Bir Bölü Elli”.
Yetmedi,
birkaç farklı lokomotif, bir tanker, bir kuru yük, üç de yolcu vagonu… Kesmedi;
Ek raylar, kurplar, makaslar, traversler. Doğu
Almanya yapımı! Duvarın yerinde durduğu zamanlar…
Ankara’ya
dönünce ilk işim, kutularından çıkartmak oldu raylarımı. Ray parçalarını
birbirine eklemedeyim. Kurpları yerleştirmede,
traversleri döşemede... Alternatif akımı doğru akıma çeviren oldukça ağır iri
bir transformatör de var tren setinde; Setin ‘mütemmim cüz-ü’. Demiryolu ağına
güç verecek kutuplara sahip olan ray parçasına göre konuşlandırmalıyım adaptör
çıkışlarını. Etraftaki koltukları sandalyeleri yığıyorum salonun en ücra
köşesine. Masayı da koridora taşımalıyım; Kan ter içinde… Kimseden yardım
isteyemem, utanırım. El ayak çekilince, bir başıma yetmeliyim. Yoksa,
lokomotifleri sürmenin keyfini başkalarıyla paylaşmak mı istemiyorum? Yine de
salona sığmadı uzayıp giden hasret yolları… Çemberi daraltmalı, ırağı
yakınlaştırmalıyım! “Parva leves capiunt animos”; Ruhum çocuk
hala, ruhum küçük. Küçük şeyler esir alıyor ruhumu!
Zifiri
siyahtır lokomotif. Yakıtı yüksek kalorili kömür, gücü su buharından… Ortasında
bir büyük baca bulunur fokurdattığı kazanın; Ak pak bir buhar tüter, savrulur.
Öyle tüttürür ki yokuşta, ak ve kara birbirine karışır. Gökkuşağında bile
olmayan renkler içerir kara tren. “Renklerindeki güzelliği, alaimisemada bulamayanlar”a adanmıştır…
Ray
üstünde kayarak gitmez tren. Dönmeyen tekerlek ne işe yarar? Tekerlerin raylara
dokunuşundaki sürtünmedir vagonları çeken. Katarı durduran dirençtir ray ile
tekerlek arasında. Tren tekerleri yekpare dökme demirdendir, içinde boşluk
barındırmayan.
“Olmayanın
Yararı” da vardır kuşkusuz!
“Tekerleğin göbeğini otuz çubuk bölüşür
Ortadaki deliktir onu yararlı kılan.
Bir testi yaparsın çamurdan
İçindeki boşluktur onu yararlı kılan.
Pencereler kapılar, oyarsın odaya
Oyuklarıdır onu yararlı kılan.
Olandan kar gelir, olmayandan yarar…”
--
Ankara
Garı bir büyük kapı, Ankara Kalesi’ne bakar. Sağında Gar Gazinosu. Dinlemişliği
var dayımın, babamın Senar’ı, Ayla’yı, Hamiyet’i; Onikiler
evveli ilk ihtilalin de öncesi. Oysa, tren istasyonu kıyısındaki bir gazinoda;
“Tren gelir hoş gelir / Ley ley
limi limi yar
Odaları boş gelir / Limi limi güzel gel bize
Duydum yar bize gelmiş / Ley ley
limi limi yar
Sefa gelmiş hoş gelmiş / Limi
limi güzel gel bize”
dizelerinin yer aldığı
türküyü seslendirecek türkücü bulunmaz, sadece Muzaffer Sarısözen yönetimindeki
Ankara Radyosu ‘Yurttan Sesler Korosu’nun repertuarı hangarında kayıtlı kalırdı
tren.
Gar
Gazinosu ile demiryolu arasında, Mustafa Kemal’in 27 Aralık 1919 günü
Ankara'ya gelişinden itibaren Başkomutanlık karargahı
ve konutu olarak uzun süre emrine tahsis edilmiş olan eski adıyla “Direksiyon
Binası” yer almakta. 1892’de inşa edilmiş Bağdat Demiryolunun yapımı sırasında.
İki katlı olan bu yapının üst katı “Atatürk Konutu”, alt katı ise
“Demiryolları” müzesi olarak ziyarete açık günümüzde.
Ankara Tren Garı, Kızılay-Sıhhiye arasında Atatürk
Bulvarı üzerinde otuzlarda yapılan apartmanlarda olduğu gibi, “Art-Deco” akımı tarzında, Nafıa Vekaletinde (Bayındırlık
Bakanlığı) memur, mimar Şekip Akalın tarafından 1934
yılında tasarlanmış. Yapımına 4 Mart 1935’te başlanan yeni gar binası, 30 Ekim
1937 günü hizmete alınmış. Gotik süsleme öğeleri içeren, el emeği yerine
endüstriyel geometrik desenlere sahip… Altmışlardan sonra ‘demode’ Art-Deco, şimdilerde yine moda!
--
Doğu
Ekspresi her gün on çeyrekte kalkardı Ankara Garı’ndan onikiler
evveli. İlk ihtilalin öncesi bir yaz sabahı uğurladı babam annemin yanında beni
ve kardeşimi. Bavulları babam yerleştirdi kompartımanın ranza üzerindeki
boşluklarına. Annem, sıkı sıkıya sarılmış tıka basa doldurduğu zembiline. İki
termos, birinde demli çay var sıcak, diğerinde soğuk içme suyu. Zembilin içinde yollukların vazgeçilmezleri
haşlanmış patates, kuru köfte, katı yumurta. Bir de annemin şahikası; Su
böreği… Ben de yanıma almışım uğurumu, Luna Park’ta
üç atışta kazandığım plastikten oyuncak sarı ördek yavrusunu. Uğurlayanlar,
yolculardan fazla. Yolcular vagon pencerelerinden sarkmış.
Katar on
iki vagon. En önde, Sıhhiye yönünde buharlı lokomotif, lokomotife bitişik kömür
vagonu. Kömürle kazan arasında makinist, bir de ateşçi. Onlar da dayamış
dirseklerini lokomotifin yanağına, bir ellerinde çay bardağı karpuz kırmızısı, diğerinde
yarılanmış cigara. Boyundan devirip kara kasketli başlarını, yıllarca tanık
oldukları yola vurucuların telaşını yine, yeniden sükunetle izlemekte. Ben
bilmezdim o sıralar en iyi çayın lokomotiflerde demlendiğini…
Ateşçinin
bir tek göz çukuru içindeki çifte kavrulmuş misketin çevresi beyaz. Ucu aşağıya
dönük kavisli işaret parmağının kenarıyla tomurcuklanıp akışa geçen ter
dereciklerini her silişinde, kömür katranı karası bulaştırıyor yüzüne. Başına
dar gelen demiryolcu kepini yerinden her oynatışında, ekliyor alnında oluşan
çizgilere bir yenisini… Ne ki; “Ak alnının üstündeki yazgıyı elinin tersiyle
silsin; Dost kim, düşman kim bilsin!”
Gar
şefinin sol elinde bir tarafı kırmızı diğeri yeşil, pinpon raketi benzeri
işaret levhası, diğerinde düdük. Makinistin gözü perondaki şefin ellerinde. Şefin
öttürdüğü düdüğü, lokomotifin aralıklarla salıverdiği uzunlu kısalı tiz buğulu
bir ses bastırıyor. Vagonlar ardı ardına sarsılmakta, bir ağır uysallıkla
izliyor birbirlerini. Biz katarın en sonundaki vagondayız. Yataklı; “Wagons-Lits” yazıyor kaportasının yanlarında. Gözüm birinci
peronun ortalık yerinde yukarıdan sarkan siyah çerçeveli beyaz kadranlı iri
meydan saatinde. Akrebini örtmüş yelkovanı. Doğu Ekspresi yine rötarlı; saat on
elli dört! Erzurum 27 saat…
--
Wagons-Lits,
1872 yılında kurulan yataklı ve yemekli vagon işletmecisi bir Fransız demiryolu
kuruluşunun ticari adı. Paris – İstanbul arası seferlerine 1883’te başlayan
dünyaca ünlü Doğu Ekspresi’nin (Orient Express) işletmecisi. Yolcularının
konaklaması için 1895 yılında İstanbul’daki ünlü Pera Palas’ı hizmete açmış.
Osmanlı sarayları dışında elektriğin verildiği ilk yapı olan otelde, odalarında
akar sıcaksuyu bulunan ve elektrikli asansörü çalışan
ilk bina; zamanının namlı mimarı Alexander Vallaury
tarafından tasarlanan. O ‘Pera Palas’ki, 1917’de 101
Numaralı odasında Mustafa Kemal’i ağırlamıştır. 1934’te tamamladığı “Doğu
Ekspresinde Cinayet” adlı romanın yazarı Agahta Christie’yi de konuk etmiştir
defalarca 401 Numaralı odasında.
--
Devinen
tren tekerleklerinin raylarda türettiği senfoniye hayranım. Kimine göre
yükselen alçalan tek düze ritmin usandırıcılığı, bana
yinelendikçe yenilenen yaşamın döngüsü gibi gelir. Sadeliğin verdiği
dinginliği, peşi sıra her an tetikte bir duruş izler. Makaslardan geçerken
yankılanan aykırı vuruşlar, ufuktaki otlaklara dalıp gitmenizi engeller. Kurplarda demirin demire sürtünme çığlıklarına da duyarsız
kalamam. Gerilimin boşalımı, menzile varana dek her bir istasyonda tekrarlanır…
Çok
sonraları CSO’da ilk kez duyduğumda Ravel’in ‘Bolero’sunu, sanki Doğu Ekspresi’nin bir kompartımanında,
alnım pencereye dayalı, yanı başımdan hızla akan telgraf direklerini sayar iken
buldum kendimi. Aynı notalarla muhteşem bir çokseslilik; Tekdüzeliğin
çeşitliliğe, asudeliğin curcunaya dönüşmesi… Bir saatin parçaları gibi küçük melodi
bukleleri yaratıp onları bir araya getirerek daha karmaşık yapılar oluşturan Ravel, “müziğin İsviçre saati yapımcısı” olarak nitelenmiştir.
Kim bilir belki de ‘Bolero’yu, 1928 yılının zemheri günlerinin
birinde, doğduğu Fransa’nın Bask bölgesindeki köyünden Paris’e kara trenle
giderken bestelemiştir!
‘Alçak
hızlı tren’ hatlarında, raylar döşenirken aralarında boşluk bırakılır. Yaz
ayları genleşen ve uzayan raylar bindirme yapmasın diye. Kışları ise
büzülürler; araları açılır az da olsa. Ray araları açıldığında ise demirden
tekerler bir raydan öbürüne sekerken daha fazla ses verir. Ray birleşme
noktalarında farklılaşan aralıklar da farklı perdelerden sesler üretir, aykırı
vuruşlara neden olur.
--
On iki
vagonlu Doğu Ekspresi katarının son vagonundayız, kompartımanımız tekerlek
üstü. Annem, kardeşim bir de ben. Hava kararmaya başlıyor Kayseri’ye varmadan.
Acıkmışız! Pencere altına katlanmış masayı açıp sabitliyoruz. Önce patatesten
başlıyorum, zembildeki kumanyanın dökümünü beklemeden. Kabuklarını bile soymaya
sabrım yok. Eyüp Sabri’nin limon kolonyasını, yanında getirdiği küçük bir havluya
boca edip masayı bir güzel silme işlemini tamamlamadan annem, yarılamışım
ikinci patatesi. Katar ardı ardına makaslardan geçiyor, yavaşlıyor. Sarsılarak
duruyoruz ıssız bir istasyonda. Hemen önümüzdeki yemekli vagonun pencerelerinden
dışarı vuran güçlü ışık, çizgileşiyor yandaki hattın
raylarından yansıyarak. Yürüyen lokanta ‘Restaurant’
vagonun üzerinde de “Wagons-Lits” yazıyor.
--
Çok
sonraları babamdan dinlemiştim. O da, 26 Şubat 1933
günlü Cumhuriyet Gazetesi başyazarı Yunus Nadi’nin ‘Yataklı Vagonlar
İdaresindeki Hadise’ başlıklı makalesinden anımsıyor: “Türkiye’de çalışan
hiçbir müessese burada illa filan dil konuşulur diye iddia edemez. Bu,
kapitülasyonları yürürlükten kaldıran Türkiye’ye mahsus bir hal değildir.
Medeni ve müstakil her memlekette yabancı dillere sadece müsamaha olunur. O
kadar. Şirketin, kendisine mahsus bir hakimiyet iddia etmesine asla ve kat’a müsamaha olunamaz. Yataklı Vagonlar Şirketi’nde
Fransızca da konuşulabilir. Fakat orada Türkçe konuşmanın yasaklanmasını farz
etmek sadece mecnunluk veya ahmaklıktır…”
‘Vagon Li’ olayı, Cumhuriyet tarihimizin ilk büyük gençlik
hareketi! 25 Şubat 1933’te Milli Türk Talebe Birliği öncülüğünde “Türkiye’de
Türkçe Konuşulur” sloganıyla Beyoğlu ve Galata’daki ‘Wagons-Lits’
yazıhaneleri önündeki protesto gösterileri. Fransız demiryolu şirketinin
Türkiye müdürü Mösyö Jannoni’nin İstanbul ofisinde
çalışan Naci Bey’e; “Burada resmi lisanın Fransızca olduğunu bilmiyor musunuz?
Size sopa ile mi davranmalı!” şeklindeki tehdidinin ardından, şirket içinde
Türkçe konuşması nedeniyle O’na hakaretler edip işten uzaklaştırma cezası
vermesi ve bu durumun duyulması sonucu çıkan olaylardır, tam da Cumhuriyetin
kuruluşunun 10. Yılı kutlama hazırlıkları öncesi…
--
Yan
kompartımandan yükselen bir türkü bozuyor tenhaların sessizliğini;
“Kara tren gelmez mola, düdüğünü çalmaz ola
Gurbet ele yar yolladım, mektubumu almaz ola
Allı gelin al olaydın selvilere dal olaydın
Gelen geçen yolculardan nazlı yar beni soraydın”
Girişim
yapıyor türkünün ikinci dörtlüğüne, uzaklarda karşılıklı atışan çoban köpeklerinin
serzenişleri...
Trenle
seyahat, sabır işidir aynı zamanda. Karşıdan gelen marşandizi beklersiniz
çaresiz, yolcusu olmayan bir istasyonda. Uzunca bir süre sonra, çifte
lokomotifin biri önde, diğeri arkada oflaya puflaya çektiği, ittiği katar yanı
başımızda duruyor. Pencereden silik bir TMO yazısını okuyabiliyorum, yatık silo
görünümlü tahıl yüklü vagonların üzerinde.
Beklenen
katar geldi, bir sonraki istasyona kadar hat boşaldı. Yolumuz açık artık. Her varış
ayrılışta kanıksadığımız yinelenen ritüel; Yorgun tren tekerlerinin
balatalarından koparılışı…
Bertolt
Brecht yazmış;
“Yol kenarında oturuyorum,
Sürücü teker değiştiriyor.
Hoşnut değilim geldiğim yerden,
Gittiğim yeri de sevmiyorum.
Neden öyleyse bu sabırsızlık,
Beklerken teker değişimini?”
Siz hiç
yolda teker değiştiren lokomotif gördünüz mü?
Değil ki
karayollarındaki araçlar, trenler bile kaza yapar oldu son yıllarda. Bir kere
alışmaya görsün insan, hıza ve rahata…
Onikiler
evveli ozanın biri demiş; “Kağnılar kaza yapmaz, trafikten ölemem ki”
Bu güzel,
nostaljik yazının sahibini bulamadım. Bir zamanlar kaydetmişim bir kenara. Kendime
saklamak da olmazdı. Yayınlıyorum ki, sahibi buluna ve hak ettiği teşekkür ve
tebriği kendisine iletebileyim.
Kalın
sağlıcakla
260625